Düşler ve yolculuk
Turuncu Tren
Trene bindiğim andan itibaren etrafımı sessizce gözlemlemeye başlamıştım. Dışarıdan bakınca bildiğimiz trenlerden biriydi. Ama içeri girdiğimde, alıştığım trenlerden hiçbirine benzemediğini…
Trene bindiğim andan itibaren etrafımı sessizce gözlemlemeye başlamıştım. Dışarıdan bakınca bildiğimiz trenlerden biriydi. Ama içeri girdiğimde, alıştığım trenlerden hiçbirine benzemediğini fark ettim. İçerisi loş ve biraz kasvetliydi. Pencereler dardı. Vagonun içine çok az ışık giriyordu. Koltuklar numaralı değildi. Sıra sıra da değildi. Bir tren vagonundan çok, insanların oturup beklediği geniş bir salonu andırıyordu.
Yolcuların büyük kısmı yaşlıydı. Kendi küçük gruplarıyla oturuyor, sessizce konuşuyor, bazen uzun süre hiç konuşmadan önlerine bakıyorlardı. Kimse telaşlı değildi. Kimse saate bakmıyor, bir sonraki durağı ya da ne kadar yol kaldığını merak ediyor gibi görünmüyordu. Arada bir birileri diğerine doğru eğiliyor, birkaç kelime fısıldıyor, sonra yeniden sessizleşiyordu.
Yanımdaki arkadaşımla masalı bir bölüme geçip oturduk. Ben hâlâ çevreme bakıyordum.
Bir süre sonra yakınımızdaki masalardan gelen fısıldaşmalar dikkatimi çekti.
Trenin başka bir bölümünde, insanlara bakıp onlar hakkında bir şeyler söyleyen kişiler varmış. İnsanlar sırayla onların karşısına oturuyor, fazla uzun sürmeden ellerinde küçük bir kâğıtla geri dönüyorlardı. Kâğıtta ne yazdığını kimse kimseye göstermiyordu. Ama geri dönenlerin yüzlerinde bir değişiklik oluyordu. Kimi kâğıdını birkaç kez okuyup tekrar katlıyor, kimi hiç bakmadan cebine koyuyordu.
Ne söylediklerini merak ettim.
“Ben de yaptırayım,” dedim.
Yakınımızda oturan genç yolculardan biri bana dönüp, “Artık alamıyorlar,” dedi. “Kontenjan dolmuş. Herkes başvurmuş. Çok yoğunlarmış.”
Bir süre sonra beyaz önlüklü görevlilerden biri elinde bir kâğıtla masamıza doğru geldi. Sanki kimin için geldiğini biliyordu.
Kâğıdın küçük bir yerinde benim bir fotoğrafım vardı. Altında da benim hakkımda birkaç satır yazılmıştı.
Önce fotoğrafıma baktım, sonra yazılanlara.
Beni anlatıyordu. Ama benim cümlelerim değildi.
“Benimle hiç konuşmadan bunları nasıl yazdınız?” diye sordum.
Kadın cevap vermedi.
“Beni tanımıyorsunuz ki…”
Kâğıda yeniden baktım.
“Neye göre yazdınız bunları?”
Yine cevap gelmedi.
Kâğıdı masanın üzerine bıraktım. O zaman masanın üzerinde benimkine benzeyen daha birçok kâğıt olduğunu fark ettim. Küçük fotoğraflar, birkaç satır yazı… Her kâğıtta bir insanın birkaç cümleye sığdırılmış hâli vardı. Bir insanın hayatını birkaç cümleye sığdırmak ne kadar kolaydı. Kendi hakkımda yazmaya kalksam, nereden başlayacağımı bilemezdim.
Tam o sırada insanlar gelmeye başladı. Herkes kendi kâğıdını arıyordu. Eller uzanıyor, kâğıtlar yer değiştiriyor, birileri alıyor, birileri bırakıyordu. Benim kâğıdım da diğerlerinin arasına karıştı.
Elimi uzatıp almak istedim ama artık hangisinin benim olduğunu seçemiyordum.
Beyaz önlüklü kadına baktım. O da bana baktı.
Bir şey söylemedim.
Sonra tren durdu.
Herkes indi. Bunun yalnızca kısa bir mola olduğu, biraz sonra yeniden bineceğimiz söylendi.
İstasyonda arkadaşımın yanında beklemeye başladım. Bir süre sonra tren hareket etti. Biz hâlâ dışarıdaydık. Önce ne olduğunu anlayamadık. Sonra birbirimize baktık ve koşmaya başladık. Tren biraz ileride durdu. Arkadaşım çoktan binmişti. Son anda ben de yetişip bindim.
İçeri girdiğimde arkadaşım bir masaya oturmuş, tanımadığım birkaç kadınla konuşuyordu. Bir an yanlarına gitmeyi düşündüm. Sonra vazgeçtim.
Elimde, şeffaf bir kutunun içinde bir kek olduğunu fark ettim. Ne zamandır onu taşıdığımı bilmiyordum. Keki boş bir masanın üzerine bıraktım. Ardından başka bir vagona doğru yürüdüm.
Geçtiğim vagon birdenbire değişti.
Burası çok daha genişti. Pencereler daha büyüktü ve içeri daha fazla ışık giriyordu. Birkaç yaşlı insan sessizce oturuyordu. İlk vagondaki insanlara benziyorlardı ama buradaki sessizlik bana daha farklı geldi. Yeşil kadife berjerleri gözüme kestirdim. Burada oturabileceğimi düşündüm.
Tam oraya doğru yürürken arkamdan arkadaşımın sesini duydum.
“Nereye gidiyorsun?”
Dönüp baktım.
“Bu alanda oturmak istiyorum,” dedim.
Nedenini açıklamadım. Gerçekten bilmiyordum. Sadece orada oturmak istiyordum.
Tam oturacakken tren yeniden durdu.
Yine indik.
Yine bir mola verildi.
Fakat bu kez geri döndüğümüzde tren gitmişti. Bir süre istasyonda öylece kaldık. Bu kez trenin arkasından ikimizde koşmadık.
İstasyonun biraz ilerisinde hareket eden araçları fark ettim. Trene benzeyen otobüslerdi. Bir sürü otobüs vardı. Doldukça kalkıyorlardı. Arkadaşım öndeki otobüse doğru koştu. Ben de arkasından baktım. Otobüs hareket etti.
Bir an onun peşinden gitmeyi düşündüm. Sonra vazgeçtim.
Önümde bir başka otobüs vardı ve bu kez yetişmek için koşmak istemiyordum.
Otobüse doğru yürüdüm. Tam binecekken genç bir kız bana baktı.
“Son yer var. Ben oturabilir miyim?” diye sordu.
“Tabii,” dedim.
Kenara çekildim.
En arkadaki otobüse bindim ve en arka koltuğa oturdum. Kapı kapandı. Otobüs hareket etti.
İlk başta yine aynı sessizlik vardı. Sonra dışarıdaki ışık değişmeye başladı. Gökyüzü aydınlanıyor, yol genişliyor, çevredeki evler ve ağaçlar daha belirgin hâle geliyordu.
Otobüs sahil boyunca ilerlemeye başladı. Deniz gittikçe büyüyordu. Mavi, sakin ve tanıdık bir şey gibi görünüyordu. Uzun zamandır görmediğim bir yere yeniden dönmüşüm gibi hissettim.
Yanımdaki kadınlardan biri dışarı bakıp, “Buranın denizi meşhurdur,” dedi.
Kasabanın adını söyledi. Bayramlı mıydı, Bayramoğlu muydu, tam anlayamadım.
“Buraya denize geliyor musunuz?” diye sordum.
Kadın bir an durdu. Sonra hafifçe gülümsedi.
“Evet,” dedi.
Kısa bir sessizlikten sonra, “Güzeldir burası,” diye ekledi.
Ben yine dışarı baktım.
Deniz yol boyunca bizimle birlikte ilerliyordu.
O ana kadar bütün yol boyunca bir yerlere yetişmeye çalışmıştım. Treni yakalamış, bir vagondan diğerine geçmiş, kendime bir yer aramıştım. Şimdi ise ilk kez hiçbir yere yetişmem gerekmiyordu. Oturduğum yerden denizi seyretmek bana yetiyordu.
İçimde uzun zamandır hissetmediğim bir rahatlık vardı. Sanki bir yere varmıştım. Oysa yol boyunca nereye gitmek istediğimi hiç bilmiyordum.
Uyandığımda bir süre yerimden kalkmadım.
Odanın tavanına baktım. Sabah ışığı perde arasından içeri giriyordu. Rüyanın ayrıntıları hâlâ çok canlıydı. Loş vagon, yaşlı insanlar, beyaz önlüklü kadın, masanın üzerindeki kâğıtlar, elimdeki kek, kaçırdığımız tren ve sonunda karşıma çıkan deniz…
En çok da deniz aklımda kalmıştı.
Son zamanlarda yazdığım hikâyeleri düşündüm. Birbirinden farklı şeyler anlatıyordum ama nedense bir yerlerinden hep deniz çıkıyordu. Bazen bir cümlenin içinde, bazen uzaktan görünen bir mavilikte, bazen de farkına bile varmadan birkaç kelimenin arasında.
Oysa deniz olmayan bir şehirde yaşıyordum.
Bunu daha önce hiç böyle düşünmemiştim.
İnsan bazen neyi özlediğini hemen anlamıyor. Günlük hayatın içinde başka şeylerle uğraşıyor, bir yerlere yetişiyor, yapılacakları düşünüyor. İçinde sessizce büyüyen bir özlemin varlığını ancak başka bir yerde, başka bir zamanda fark edebiliyor.
Belki benim denizle ilgili hikâyelerim de böyle başlamıştı. Önce farkında olmadan cümlelerime girmiş, sonra yazdığım hikâyelerde kendine yer bulmuştu.
Bir gece ise karşıma bir tren yolculuğunun sonunda çıkmıştı.
Rüyayı düşündükçe yol boyunca yaşadıklarımın birbirinden o kadar da bağımsız olmadığını hissettim. Birilerinin benim hakkımda bir şeyler yazması, kâğıdımı bulamamam, treni kaçırmam, başka bir vagona geçmem, sonra önümde duran otobüse binmem…
Gün içinde üzerinde fazla durmadığım şeyler, gece kendi yollarını bulmuş gibiydi.
Belki insanın hayatında da bazı şeyler böyle oluyordu. Her zaman nereye gittiğimizi bilmiyorduk. Bazen bir treni kaçırıyor, bazen başkasının peşinden gidiyor, bazen de kimsenin seçmediği bir yere oturuyorduk.
Belki önemli olan da her zaman doğru trene binmek değildi.
Bazen kaçırdığımız trenin ardından koşmayı bıraktığımızda, önümüzde başka bir yol açılıyordu.
Benim önümde açılan yolun sonunda deniz vardı.
Rüyadan geriye en çok bu kaldı.
Bir de o kasabanın adı.
Bayramlı mıydı, Bayramoğlu muydu, hâlâ bilmiyorum.
Ama nedense uyandığımda, adı aklımda kalmıştı.