Hayal ve farkındalık

Düş Kurma Oyunu

Bir gün, bir sohbet sırasında “mindfulness” kelimesini ilk kez duydum. Farkındalık, yani hayatın içinde olup bitenin farkında olma hâli… O zaman benim için yalnızca yeni bir kelimeydi.…

Bir gün, bir sohbet sırasında “mindfulness” kelimesini ilk kez duydum. Farkındalık, yani hayatın içinde olup bitenin farkında olma hâli… O zaman benim için yalnızca yeni bir kelimeydi. Zamanla bu kelimenin benim için başka bir anlamı oldu.

İnsan sadece yaşadığı anın değil, o anda ne hissettiğinin de farkında olabiliyordu. Farkındalık belki de hayatın dışına çıkıp kendine bakmak değil; hayatın tam içinde, yaşadığın anı gerçekten hissedebilmekti.

Yıllar sonra, başka bir sohbetin içinde karşılıklı soru cevaplar başladı. Biraz oyun gibiydi. Bir soru geliyor, ben cevaplıyordum. Sonra cevabımdan yeni bir soru çıkıyordu. Derken konuşa konuşa bir evin içinde dolaşmaya başladık.

“Hayatının geri kalanını geçireceğin bir ev seçseydin, pencerenden denizi mi görmek isterdin, ormanı mı?”

Hiç düşünmeden “Deniz” dedim.

“Peki, evin hangi odalarından denizi görmek istersin?”

“Salon, mutfak, yatak odası, misafir yatak odaları… Hepsi!”

Daha ilk birkaç soruda kendimi hiç yaşamadığım bir evin içinde bulmuştum. Salonundan mutfağına geçiyor, pencerelerden denize bakıyor, odaların yerini düşünüyor, evin nasıl bir yer olacağını hayal ediyordum. Bir soru geliyor, ben cevaplıyordum; verdiğim cevap bir sonraki sorunun yolunu açıyordu.

“Mutfakta denize karşı yemek hazırlamak ne güzel olur, değil mi?”

“Kesinlikle.”

“Hangi yemeği hazırlayalım?”

“İtalyan mutfağından seçelim: Mushroom risotto.”

“Salata olarak domatesin yanına ne koyalım?”

“Roka.”

Sorular ilerledikçe mutfak da yavaş yavaş şekilleniyordu. Risotto’nun yanına ne koyacağımızı düşünürken sıcak ekmek, zeytinyağı, Kalamata zeytinleri geldi aklımıza. Belki kendi üretimimiz bir şişe şarap da olurdu. Sofra yavaş yavaş kuruluyor, ben de kendimi o sofrada buluyordum.

Sonra sabah denize girmekten söz ettik.

“Sabahları denize girmek güzel olurdu.”

“Evet.”

“Tuzlu ve serin suya girdiğinde ne hissediyorsun?”

“Suya ve maviliğe kavuştuğum için teşekkür ediyorum.”

Bir süre o sahilde kaldım. Suyun serinliğini, tuzunu, maviliği düşündüm. Sabahın erken saatlerinde denize girmenin nasıl bir his olduğunu zihnimde aradım.

Sonra eve döndüm.

“İkili koltuğu ters çevirip denize mi döndürelim? Sabahları güzel bir kahve ile denizi seyrederiz.”

“Denize dönük olmalı bence de.”

Koltuk denize döndü. Verandada oturdum. Kahvemi düşündüm. Sonra başka bir ayrıntı geldi.

“Ben bulaşıkları yerleştirirken sen kahveyi yaparsın. Kahve paketini yeni açıp önce bana koklatırsın.”

Bu cümleyle birlikte kahvenin kokusu ve denizin kokusu aynı anda zihnimdeydi. Birkaç kelimeyle, hiç yaşanmamış bir sabahın içindeydim.

Sonra verandada kahve içtik. Rüzgâr vardı. Deniz karşımızdaydı. Küçük keyifleri bilen bir yaşamın içinde, acele etmeden oturuyorduk.

Kahvenin nasıl hazırlanacağını ve mutfakta kullanacağımız malzemelerin dokusunu, rengini bile konuştuk.

“Kahveyi yaparken suyu çaydanlıkta kaynatırız. Öyle kettle’daki gibi hızlandırılmış ve yapay bir sıcaklık değil. Başlarken alıp filtreden yavaş yavaş dökeriz. Evde mümkün olduğunca doğal malzemeler kullanırız; metal, taş ve ahşap gibi…”

Bu kez yalnızca evin nasıl göründüğünü değil, içinde nasıl yaşamak istediğimi anlatıyordum. Hızlandırmadan. Gereksiz şeyleri azaltarak. Kullandığım malzemeden kahvenin hazırlanışına kadar, hayatın kendi ritminde aktığı bir ev düşünüyordum.

Tam o sırada, yakın zamanda severek izlediğim Chesapeake Shores dizisi geldi aklıma. Dizinin geçtiği sahil kasabasındaki evlerden biri gözümün önünde belirdi. Evin güzelliği kadar, içinde yaşanan hayat beni etkilemişti. Sahile yürüyerek ulaşabildiğin, şehir hayatının hızlı akışından uzak, kendi ritmi olan bir yerdi. Ama benim için asıl güzel olan evin kendisi değildi. O evin içinde hayat vardı. Aile vardı. Birlikte yenilen yemekler, uzun sohbetler, arkadaşlar, kutlamalar, çocuklar, geliş gidişler, bazen kahkahalar, bazen kırgınlıklar, bazen sessizlikler… İnsanların birbirinin hayatına karıştığı, bir şeyler paylaştığı, anıların biriktiği gerçek bir evdi. Çok düzenli ya da kusursuz olduğu için değil, yaşandığı için güzeldi.

Benim zihnimdeki ev de biraz böyleydi. Yalnızca denizi gören güzel bir ev değil; içinde hayatın aktığı, insanların uğradığı, sofraların kurulduğu, arkadaşların geldiği, kutlamaların yapıldığı, bazen kalabalık bazen sessiz, ama her zaman yaşanmışlık taşıyan bir ev.

Bu yüzden mutfak masası ve duvarların rengi sorulduğunda aklıma yalnızca bir renk gelmedi.

“Beyaz ve krem tonları, açık mavi ve deniz mavisi dokunuşları olmalı. Doğal ahşap tonları da sıcaklık katar. Büyük pencereler, taze çiçekler, deniz kabukları, mavi-beyaz seramik objeler ve aksesuarlar…”

Aslında anlattığım şey bir renk paletinden çok daha fazlasıydı. Bir evin nasıl görünmesini değil, nasıl yaşanmasını istediğimi anlatıyordum.

Bir evden başlayan oyun, yavaş yavaş hayatın başka yerlerine uzanıyordu. Nasıl yaşamak istediğim, neye zaman ayırmak istediğim, neleri çoğaltıp neleri azaltmak istediğim de bu hayalin içine karışıyordu.

“Büyük resim nasıl?”

Etrafım güller ve lavanta tarlalarıyla çevriliydi. Üzüm bağlarını da ekledim.

“Mütevazı kutlamalar için kendi üretimimiz şarapların görselini de ekleyelim mi?”

“Ekleyelim tabii ki. Çeşitli denemelerden sonra yakalanmış tatlı-ekşi ve mayhoş karışımlı dolgun bir tat. Tarlaların başında seni de hayal ediyorum. Krem bir elbise var üzerinde. Arkadaki renklerle kontrast oluşturmuş ve sana çok yakışmış.”

Belki de hayat bazen bize cevapları doğrudan vermiyor. Önümüze küçük bir soru bırakıyor. Sonra biz o sorunun peşinden gidiyoruz.

Benim için bu oyunun asıl güzelliği de burada başladı. Sorular bana hazır cevaplar vermedi. Tam tersine, benden cevaplar çıkardı. Ben seçtim. Ben tarif ettim. Ben bir ayrıntıyı diğerine ekledim. Ben bir kokuyu başka bir anıyla birleştirdim. Ben hangi sofrada, hangi evde, hangi manzaranın karşısında nasıl yaşamak istediğimi fark ettim.

O sohbetten sonra fark ettiğim şey yalnızca iyi hayal kurabildiğim değildi. Hayal kurarken kendimi daha iyi duyabildiğimdi.

Neyi sevdiğimi, hangi ayrıntıların beni mutlu ettiğini, nasıl bir evde rahat edeceğimi, hayatın hangi ritminde kendim gibi hissedeceğimi daha açık görüyordum.

Belki de hayal kurmanın bende bıraktığı en güzel şey buydu.

Henüz yaşanmamış bir şeyi düşünürken, aslında bugünümü daha iyi görmeye başladım.

Mindfulness da benim için burada başka bir yere oturdu. Anın içinde olmak yalnızca bulunduğum yeri fark etmek değilmiş. Kahvenin kokusunu gerçekten almak, bir sohbet sırasında söylediğim bir cümlenin bende bıraktığı şeyi duymak, küçük bir ayrıntının neden beni gülümsettiğini merak etmekmiş.

Hayal ederken hissetmekle, yaşarken hissetmek arasında düşündüğümden daha güçlü bir bağ varmış. Çünkü bazen bir ev, bir yolculuk, bir sofra, bir iş ya da başka bir hayat istediğimizi sanıyoruz. Belki de istediğimiz şey, o evin kendisinden çok, o evdeki hayat.

Bir sofradan çok, sofradaki paylaşım. Bir deniz manzarasından çok, o manzaraya bakarken içimizde oluşan dinginlik. Bir kahveden çok, onu acele etmeden içebilecek kadar zamanımızın olması.

Belki deniz kenarında bir evimiz olmayabilir. Ama sabah kahvemizi acele etmeden içebiliriz. Büyük bir soframız olmayabilir. Ama sevdiğimiz insanlarla masada biraz daha uzun kalabiliriz. Hayalini kurduğumuz hayat henüz gelmemiş olabilir. Ama o hayatta hissetmek istediğimiz şeyin küçük bir parçasını bugün yaşayabiliriz.

Belki düş kurmak, geleceği beklemek değildir. Gelecekte nasıl hissetmek istediğimizi bugünden fark etmektir.

O gün kurduğumuz düş hâlâ zihnimde.

Bazen gözlerimi kapattığımda verandadaki koltuğu görüyorum. Deniz karşımda. Kahve masada. Hafif bir rüzgâr var. Uzakta üzüm bağları, yakında lavantalar. Evde birileri var. Belki sofraya bir şeyler hazırlanıyor, belki arkadaşlar birazdan gelecek, belki mutfaktan bir kahkaha sesi duyulacak.

Ve o zaman anlıyorum:
Ben aslında bir ev hayal etmemişim. İçinde yaşamak istediğim hayatın küçük bir resmini yapmışım.

Bir hayal, içine kendimizden bir şeyler kattığımızda bize ait oluyor. Bir koku, bir ses, bir tat, bir manzara… Bazen de yalnızca o anda hissettiğimiz bir duygu.

Hayat da biraz böyle.

Bir kahvenin tadını gerçekten almak, yanımızdaki insanı gerçekten dinlemek, sofradaki ekmeğin sıcaklığını fark etmek… O anın içinde olmak.

Belki düş kurma oyunu bana bunu hatırlattı: Hayatı yalnızca yaşamak değil, yaşadığımız anın da farkında olmak.

Çünkü bazen hayalini kurduğumuz şeylerin hepsi gerçekleşmiyor. Ama hayal ederken hissettiğimiz o duygunun küçük bir parçası, hayatın akışı içinde karşımıza çıkabiliyor. Eksik ya da fazla, başka bir biçimde… Tam da hayatın kendi tadında.

Ve belki güzel olan da bu.

Hayal kurarken de, yaşarken de, o anın içinde kalabilmek.

Serap Çelikli · Ankara

Bu metin Serap Çelikli’nin özgün denemesidir.