Düşler ve yolculuk
Sri Lanka
Sri Lanka’ya nasıl geldiğimi hatırlamıyorum. Uçak yoktu. Havaalanı yoktu. Pasaport kontrolü yoktu. Bir yolculuk yaptığımı da hatırlamıyorum. Sadece bir anda kendimi Sri Lanka’da buldum.…
Sri Lanka’ya nasıl geldiğimi hatırlamıyorum. Uçak yoktu. Havaalanı yoktu. Pasaport kontrolü yoktu. Bir yolculuk yaptığımı da hatırlamıyorum. Sadece bir anda kendimi Sri Lanka’da buldum.
Elimde bir çanta vardı. Nereye gideceğimi bilmiyordum ama nedense burada bir çay bahçesinin yakınında bir ev olduğunu biliyordum. Birilerine sordum. Beni bir yerde indirdiler. Ev tek katlıydı.
İçeride büyük bir oda, geniş bir mutfak ve giriş vardı. Köy evi gibiydi. Kapıdan içeri girdim ve hiç tanımadığım insanlara:
“Ben geldim,” dedim.
“Hoş geldin,” dediler.
Kimse şaşırmadı.
Kimse kim olduğumu sormadı.
Nereden geldiğimi, neden geldiğimi, ne kadar kalacağımı merak eden olmadı.
Sanki beni bekliyorlardı.
Ev kalabalıktı. Çocuklar vardı, kadınlar vardı, insanlar bir yerlere girip çıkıyordu. Bana çantamı koyabileceğim bir yer gösterdiler.
“Burada biraz uzanabilirsin,” dediler.
Ben de uzandım.
Yabancı bir ülkede, hiç tanımadığım insanların evinde, sanki yıllardır orada yaşıyormuşum gibi.
Bir süre sonra aklıma deniz geldi.
“Denize nasıl gidilir?” diye sordum.
Evdeki kadınlardan biri, “Hazırlanayım, beraber gideriz,” dedi.
Başında tülbentten bir saç bandı vardı.
Evden birlikte çıktık.
Sonra kadın kayboldu.
Bir süre tek başıma yürüdüm. Minibüs durağını sordum. Tarif edilen yere gittim. Minibüse bindim.
Birkaç dakika sonra evdeki kadın yanıma oturdu.
Ama bu kez başka biriydi sanki.
Üzerinde daha düzgün kıyafetler vardı. Yanında çocuğu vardı.
Hiçbir şey olmamış gibi bana denizi gösterdi.
“İşte burası.”
Minibüs çok yüksek bir yerden aşağı iniyordu.
Deniz aşağıdaydı.
O kadar aşağıdaydı ki, bir süre sonra yoldan değil, sanki denizin içine doğru ilerliyormuşuz gibi hissettim.
Yol bir köprüye dönüştü.
Ve sonra denizi gördüm.
Mavi değildi sadece.
Başka bir maviydi.
Dünyada daha önce görmediğim bir mavi.
Öyle berraktı ki, insan içine bakınca kendi düşüncelerini bile görebileceğini sanıyordu.
Ama kıyıda kimse yoktu.
Ne şezlong vardı, ne havlu, ne çocuk sesleri.
Kimse yüzmüyordu.
Kimse güneşlenmiyordu.
Birden düşündüm:
“Acaba burada köpekbalıkları mı var?”
Deniz muhteşemdi.
Ama ben korkmuştum.
Sonra bana bir şey gösterdiler.
Gökyüzünün önünde saydam bir holografik ekran belirdi. Fiziksel bir ekran yoktu; görüntüler sanki havada asılı duruyordu. Yanımdaki biri parmağını havadaki görüntünün üzerinde gezdirdiğinde başka bir görüntü açılıyor, bir noktaya dokunduğunda dünyanın farklı bir bölgesi beliriyordu. Haritalar, ülkeler, denizler ve kıtalar gözümün önünde değişiyordu. Sanki dünyanın tamamı havada, katman katman açılıyordu. Bir görüntüden diğerine geçtikçe daha kuzeye gidiyorduk. Daha kuzeye. Bir süre sonra görüntüler değişmeye başladı. Yeşiller ve maviler kayboldu. Beyazlık çoğaldı.
“Grönland,” dediler.
Kimin söylediğini bilmiyorum.
Sonra başka bir görüntü açıldı.
“Burası dünyanın en kuzey noktası.”
Biraz daha ilerledik.
“Buradan sonra başka ülke yok.”
Etrafımdaki insanlara baktım. Kimse şaşırmıyordu. Kimse heyecanlanmıyordu. Sanki dünyanın sonuna gelmek onlar için son derece sıradan bir şeydi.
Ben ise birden kendimi çok huzursuz hissettim.
Dünyayı gezmek istiyordum ama böyle değil.
Buraya nasıl geldiğimi bilmiyordum. Çantamı tanımadığım insanların evinde bırakmıştım. Yanımdaki insanları tanımıyordum. Şimdi de dünyanın neresinde olduğumu tam olarak anlayamıyordum.
Ben başka türlü gezmek istiyordum.
Bir ülkeye gitmek, nerede kalacağımı bilmek, sokaklarında yürümek, tarihi yerlerini görmek, denize girmek, bir kafede oturup kahve içmek istiyordum. Bir yeri acele etmeden tanımak, birkaç gün orada kalmak, gördüklerimi sindirmek ve sonra kendi isteğimle başka bir yere geçmek istiyordum.
Burada ise sanki bir yerden bir yere sürükleniyordum.
Sonra çantam aklıma geldi.
Hâlâ o evdeydi.
Bir an önce oraya dönmem gerektiğini düşündüm.
Ama nasıl döneceğimi bilmiyordum.
İlk kez gerçekten korktum.
Tam o sırada uyandım.
Kalbim çok hızlı atıyordu.
Bir süre yatağın içinde öylece oturdum. Nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Sonra odama baktım.
Kendi evimdeydim.
Çantam yanımdaydı.
Hiçbir yere gitmem gerekmiyordu.
Derin bir nefes aldım.
“Ne yorucu bir rüyaydı,” diye söylendim.
Ama gözlerimi kapattığımda aklımda hâlâ aynı görüntü vardı.
O deniz.
Hayatımda gördüğüm en güzel maviydi.
Ve nedense, rüyada gördüğüm onca şeyin içinden geriye yalnızca o renk kalmıştı.