Düşler ve güven
Beyaz Kâbus
Bir ev vardı. Benim evim olduğunu biliyordum. Verandada bir salıncak vardı ve ben hızla sallanıyordum. Ne kadar hızlanırsam o kadar yukarı çıkıyordum. Tam yukarı doğru yükseldiğimde sağ…
Bir ev vardı. Benim evim olduğunu biliyordum. Verandada bir salıncak vardı ve ben hızla sallanıyordum. Ne kadar hızlanırsam o kadar yukarı çıkıyordum. Tam yukarı doğru yükseldiğimde sağ tarafta, uzaktaki deniz görünüyordu. Normalde evden görünmüyordu. Ancak salıncak yükseldiğinde, o kısa anda deniz ortaya çıkıyordu.
Masmaviydi. Gözümün alabildiği kadar uzanan, sonsuz gibi bir mavilikti.
Her seferinde biraz daha yukarı çıkmak, o görüntüyü biraz daha uzun görmek istiyordum. Bu yüzden daha hızlı sallanıyordum.
Karşımda denize akan bir dere vardı. Etrafı yemyeşildi. Ama başımı kaldırınca dağları gördüm. Yüksek, sessiz, sert dağlar… Bu sessizlikte bir fazlalık vardı, sanki bir şey saklıydı. Ve sonra bir anda her şey değişti. Mavi çekildi, beyaz indi. Soğuk yüzüme çarptı. Kış gelmişti.
Az önce bomboş olan yer bir anda doldu. İnsanlar… Sıra sıra dizilmişlerdi, eğilmiş, sessizce bir şeyler topluyorlardı. Sepetler doluyor, eller çalışıyordu ama ses yoktu. Bu sessizlik normal değildi. Derken bir çığlık duyuldu. Tek bir çığlık… ardından bir tane daha…
Sepetler düştü, insanlar koşmaya başladı. Bağırışlar, ayak sesleri, nefesler… Dağlardan bir şeyler iniyordu. Ayılar. Hızlıydılar, çok hızlı. İnsanlara doğru koşuyorlardı. O an kalbim sıkıştı. Salıncaktan atladım.
Kızım bana doğru koşuyordu. “Anne!” Elini tuttum, buz gibiydi. Birlikte kapıya koştuk, içeri girdik. Kapıyı kapatacakken bir adamın bize doğru koştuğunu gördüm. Gözleri korkuyla doluydu. Kapıyı tekrar açtım. “Çabuk!” dedim. İçeri girdi. “Düz devam et, arka kapıdan çık!” Onu yönlendirdim ve kapıyı yeniden kapattım.
Nefesim kesiliyordu ama bitmemişti. Bir çocuk geldi. Küçüktü… ama bir tuhaflık vardı. Elimi uzattım, “Gel…” dedim. Ama gelmedi. Beni çekti. Kapının eşiğinde kaldım. Ayağım dışarı kaydı. Soğuk… tehlike… çok yakındı. Onu içeri çekmiyordum artık, o beni dışarı çekiyordu. Gözlerine baktım. Masum değildi. Ve o an anladım: Her yardım isteyen kurtarılmak istemez. Elimi çektim. Kapıyı kapattım.
Tam o anda bir darbe geldi. Ayı kapıya çarpmıştı. Ev sarsıldı. Kızım arkamdaydı, ben kapının önünde duruyordum. Sonra pencereye koştum. Sürgülü camın hemen dışında ayılar vardı. Çok yakındılar. Pençelerini aralığa sokup camı zorlamaya başladılar. Nasıl açıldığını biliyor gibiydiler. Ben içeriden bütün gücümle iterken, onlar dışarıdan bastırıyordu.
O anda evin içiyle dışı arasında nasıl büyük bir sınır olduğunu fark ettim. İçerisi bizim güvenli alanımızdı. Dışarısı ise kontrol edemediğimiz, neyle karşılaşacağımızı bilmediğimiz yerdi.
Kapı ve pencere artık yalnızca evin parçaları değildi. Bizi dışarıdan ayıran sınırdı. Ve o sınırın ne kadar önemli olduğunu ilk kez bu kadar güçlü hissettim. Çünkü ev, insanın dışarıdaki dünyadan tamamen uzak olduğu yer değil; dışarıdaki her şeye rağmen kendini güvende hissedebildiği yerdir.