Aile ve anılar
Neşeli Günler
Çocuklar büyüdüklerinde oyuncaklarını değil, kendilerini nasıl hissettirdiğimizi hatırlar. Çocukluğuma ait çok fazla anı hatırlayamıyorum. Belki de bu yüzden anne olduğum günden beri,…
Çocuklar büyüdüklerinde oyuncaklarını değil, kendilerini nasıl hissettirdiğimizi hatırlar.
Çocukluğuma ait çok fazla anı hatırlayamıyorum. Belki de bu yüzden anne olduğum günden beri, kızımın hafızasında yıllar sonra bile gülümseyerek hatırlayacağı küçük ama anlamlı anılar bırakmaya özen gösteriyorum. Çünkü inanıyorum ki bir çocuğa bırakılabilecek en değerli miras, yalnızca sahip oldukları değil; birlikte yaşadığı güzel duygulardır.
Bu da onlardan biri…
Kızım henüz dört yaşındaydı. Anaokuluna gidiyordu. Bir gün öğretmeni, veli katılım etkinliği yapacaklarını söyledi. Her veli, çocuğuyla birlikte bir etkinlik hazırlayacak ve sınıfta paylaşacaktı. Sınıfta tatlı bir heyecan başlamıştı. Sınıf listesi şekilleniyor, kimi anneannesiyle kurabiye yapacaktı. Kimi annesiyle yoğurt mayalayacaktı. Kimi saksıya birlikte çiçek dikecek, kimi küçük bir el işi hazırlayacaktı. Belki bir masal anlatılacak, belki birlikte bir deney yapılacaktı. Herkes kendi dünyasından, çocuğuyla paylaşabileceği bir etkinlik planlıyordu.
Biz de düşünüyor, bir türlü ne yapacağımıza karar veremiyorduk. Sonra, hiç beklemediğimiz bir anda, bir dinletide karşımıza bir fikir çıktı. Aslında fikir orada hazır değildi; biz onu dinlerken bulduk. Bazen bir fikri ararken, onu zorlayarak bulamazsınız. Hayatın içinde karşınıza çıkan küçücük bir an, zihninizde bir kapı açar. O dinletiden çıktığımızda, kızımla ne yapacağımıza karar vermiştik. İlham bazen hiç beklemediğiniz bir yerde gelir.
O dönemde kızım TOBAV İzmir Devlet Tiyatroları Opera ve Balesi'nde Orff kursuna gidiyordu. Kursta müzik aletleriyle çalışıyor, ritim oyunları oynuyor, şarkılar söylüyor ve hareket ederek müziği keşfediyordu. Müziğin çocukların dünyasına ne kadar doğal bir şekilde karıştığını görmek beni de mutlu ediyordu.
Bir gün kurs çıkışında birlikte bir müzik dinletisine katıldık. O günün hayatımızda yeni bir pencere açacağını henüz bilmiyorduk. Sahnede ney sanatçısı Tugay Başar vardı.
Dinleti başlamadan hemen önce salona biraz gürültülü girmiştik. Elimizdeki çikolata paketinin çıkardığı ses, salondaki sessizliği bozmuştu. Ben o sesi susturmaya çalışırken, çocukluk bize sessiz olmayı değil, anın içinde olmayı hatırlatıyordu.
Tugay Başar sahneden gülümseyerek bize döndü.
"Hoş geldiniz."
O küçücük cümle, üzerimizde oluşan mahcubiyeti bir anda sıcak bir tebessüme dönüştürdü.
Ardından salonu bambaşka bir sessizlik kapladı. Bu kez bizi kelimeler değil, müzik karşıladı.
İlk nefeste neyin sesi yükseldi. Sanki yüzyıllardır anlatılan eski bir hikâyeyi yeniden fısıldıyordu. İçinde hüzün vardı ama insanı ağırlaştıran bir hüzün değil; aksine kalbi hafifleten, insanı kendi içine doğru usulca çağıran bir ses...
Sonra ona başka bir nefes karıştı. Adını o güne kadar hiç duymadığım bir enstrüman... Obua.
Obua, insan sesine en yakın nefesli çalgılardan biriymiş. Bunu o gün bilmiyordum; sadece dinliyordum. Ama şimdi dönüp baktığımda, neden bana bu kadar tanıdık geldiğini anlıyorum. Sanki neyin anlattığı hikâyeyi sözcüklere döküyor, onun duygusunu tamamlıyordu. Biri ruhun sessizliğini, diğeri kalbin sesini taşıyordu.
Dinleti sona erdiğinde fuaye alanında Tugay Başar ile tanışma fırsatı bulduk. Ardından, Yolun Kıyısında albümü üzerine keyifli bir sohbet başladı. Konuşmanın bir yerinde aklıma bir fikir geldi.
"Acaba sınıfımıza konuk sanatçı olarak gelir misiniz?"
Bazen en güzel fikirler uzun planların sonunda değil, samimi sohbetlerin ortasında doğuyor.
Teklifimizi büyük bir nezaketle kabul etti.
O an yaşadığım heyecanı tarif etmek gerçekten zordu.
Artık etkinliğimiz belliydi.
Tugay Başar sınıfımızın konuğu olacaktı. Çocuklarla birlikte müzik yapacak, ritim tutacak ve etkinliğin sonunda herkes kendi marakasını tasarlayacaktı.
Ama önce küçük bir sürprizimiz vardı. Etkinlikten önce kızımla birlikte tam yirmi yedi tane rengârenk zilli tef hazırladık. Sınıftaki her çocuk, öğretmenimiz, konuk sanatçımız ve kendimiz için birer tane... Kalın kartonlardan daireler kestik. Her daireyi yedi eşit bölüme ayırdık. Do, Re, Mi, Fa, Sol, La ve Si notalarının her birini farklı renklerle boyadık. Kenarlarına minik ziller ekledik. Böylece hem ritim tutabilecek hem de notaları renklerle hatırlayabileceklerdi. Masamız günlerce renkli kâğıtlar, boya kalemleri, makaslar ve zillerle doluydu. Önce müzik aletlerimizi hazırladık. Sonra birlikte söyleyeceğimiz şarkıyı seçtik.
Tercihimiz “Do-Re-Mi” oldu. Kızımla bu şarkıyı söylemeyi, hatta piyanoda birlikte çalmayı çok seviyorduk.
Do... Bir külah dondurma...
Re... Masmavi bir dere...
Mi... Denizde bir gemi...
Fa... Gemide bir tayfa...
Sol... Papatyalı bir yol...
La... Güneşten bir damla...
Si... Ayşe'nin kedisi...
Ve yine şimdi tekrar Sol, Mi, Do...
Etkinlik günü geldiğinde sınıfımız küçük bir müzik şenliğine dönüşmüştü. Önce konuğumuzu karşıladık. Sandalyelerimizi çember şeklinde dizdik. Sonra hazırladığımız rengârenk tefleri tek tek dağıttık. Çocukların gözlerindeki merakı görmek her şeye değerdi.
Bir tarafta yüzyıllardır sesi insanın ruhuna dokunan ney...
Diğer tarafta kızımla birlikte özenle hazırladığımız rengârenk tefler...
Aynı sınıfta, aynı şarkıda buluştular.
Hep birlikte Neşeli Günler'i söyledik. Ney bize eşlik etti. Çocuklar ritim tuttu. O an sınıfın duvarları bile gülümsüyor gibiydi.
Etkinliğin ikinci bölümünde masalara renkli kâğıtlar, boya kalemleri, yapıştırıcılar, boş plastik su şişeleri, simler, boncuklar, renkli ipler, pirinç, mercimek ve fasulyeler bıraktık.
Bu kez sıra çocuklardaydı.
Herkes kendi marakasını tasarladı. İçine koyduğu küçük taneler sayesinde sallandıkça "şıkır şıkır" ses çıkaran bu neşeli ritim çalgısı, kısa sürede sınıfın en sevilen müzik aletine dönüştü.
Aynı malzemeleri kullanmıştık. Ama ortaya birbirine hiç benzemeyen marakaslar çıktı.
Kimisi rengârenk...
Kimisi simli...
Kimisi boncuklarla süslü...
Her biri, onu yapan çocuğun hayal gücünü taşıyordu. Belki de çocukların en güzel tarafı buydu.
Aynı malzemelerle bile kendi seslerini bulabiliyorlardı.
Etkinlik sona erdiğinde heyecandan sesim kısılmıştı. Ama içimde tarifsiz bir mutluluk vardı. O gün çocuklar yalnızca müzik yapmamıştı; birlikte üretmenin, paylaşmanın ve aynı ritimde buluşmanın ne kadar güzel olduğunu da yaşamışlardı.
O gün kızımın yanımda olması, her ayrıntıyı birlikte düşünmemiz, birlikte üretmemiz bana tarifsiz bir mutluluk verdi. Onun heyecanını izledikçe bir kez daha hayran kaldım.
Etkinliğin sonunda hepimiz birbirimizi alkışladık.
Bugün geriye dönüp baktığımda düşünüyorum da…
Alkışlanan yalnızca güzel geçen bir etkinlik değildi. Birlikte geçirilen zamandı. Paylaşılan emekti.
Bir çocuğun hafızasına sevgiyle bırakılan küçücük ama kıymetli bir gündü.
Yıllar sonra kızım bugünü nasıl hatırlar, bilmiyorum.
Belki birlikte hazırladığımız yirmi yedi rengârenk tefi…
Belki hep bir ağızdan söylediğimiz şarkıyı…
Belki neyin insanın içine işleyen sesini…
Belki de hiçbir ayrıntıyı…
Çünkü zaman, ayrıntıları usulca siler. Ama hisleri bırakır.
Benim tek dileğim, yıllar sonra çocukluğuna döndüğünde içinde sıcak bir duygu belirmesi. Belki o günü hatırladığında, “Annemle geçirdiğim günler güzeldi,” diye düşünmesi… Birlikte üretmenin, gülmenin, şaşırmanın ve küçük şeylerden mutlu olmanın verdiği o güzel duygunun içinde kalması…
İşte o zaman anlayacağım ki, o gün yaptığımız şey yalnızca bir okul etkinliği değilmiş. Bir çocuğun kalbine sessizce bırakılmış, yıllar sonra bile gülümseyerek hatırlanacak küçük bir çocukluk hatırasıymış.