Gelenek ve umut
Her Mayıs Yeniden
Her yıl Hıdırellez zamanı bizim evde küçük bir geleneğe dönüşür. Aslında değişen ritüelin kendisi değildir; bulunduğumuz şehirler, hayatın bizi taşıdığı yön ve o yıl içimizde büyüyen…
Her yıl Hıdırellez zamanı bizim evde küçük bir geleneğe dönüşür. Aslında değişen ritüelin kendisi değildir; bulunduğumuz şehirler, hayatın bizi taşıdığı yön ve o yıl içimizde büyüyen dilekler değiştikçe onu yaşama şeklimiz de değişir. Kimi zaman bir göl kenarında, kimi zaman deniz kıyısında, kimi zaman da evimizin bahçesinde… Ama değişmeyen tek şey vardır: dileklerimizi, umutlarımızı ve hayallerimizi aynı içtenlikle paylaşmamız.
Hıdırellez, aslında insanın gelecekle kurduğu en eski ve en sade bağlardan biridir. Bir gün önce dilekler yazılır, kalpten geçenler küçük kâğıtlara dökülür ve gül ağacına asılır. O gece Hızır Aleyhisselam’ın uğrayacağına inanılır; dileklerin görünmez bir şekilde kabul edildiği, niyetlerin hayatla buluştuğu bir zaman gibi yaşanır. Sabah olduğunda ise bu kez dilekler suya bırakılır. Denizin olduğu yerde denize, gölün olduğu yerde göle… İnsan, yazdığı hayali doğaya teslim eder.
Aslında bu ritüelin özü çok basittir: insanın içinden geçenleri görünür kılması ve onları evrenin akışına bırakması. Bugün buna başka isimler veriyoruz; vizyon, hedef, gelecek planı… Ama anlam değişmiyor. Bir niyeti yazmak ile bir hayatı tasarlamak arasında düşündüğümüzden daha az fark var.
Bu yüzden bu yıl farklı bir şey yaptım. Dileklerimi suya bırakmadım. Yıllardır oluşturduğum vizyon haritamı, karton halleriyle gül saksısının yanına yerleştirdim. Karşılarına geçip uzun uzun baktım. Gülümsedim. Çünkü ilk kez bazı hayallerin suya değil, zamana karışması gerektiğini hissettim. Bu kez onları bırakmak istemedim; yanımda kalsınlar istedim. Gözümün önünde, hayatın içinde.
Bu iç dünya aslında içimizde sessizce büyüyen dileklerin, her şehirde farklı bir forma bürünmesidir.
Ankara’da bir göl kenarında durur bu hikâye.
Bodrum’da Ege’nin tuzuna karışır.
Şarköy’de sahile uzanır.
Foça’da deniz fenerinin ışığında nefes alır.
İzmir’de Sahil Evleri Balıkçı Barınağı’nda ince belli bardakta dostlarla içilen çay eşliğinde zamana karışır.
Bostanlı sahilinde ise anne, kız ve torun aynı anda bir aradadır. Aynı bankta oturan üç kuşak gibi; geçmiş, bugün ve gelecek aynı ana sığar.
Bostanlı’da bu hikâye bazen salıncakta kızımın kahkahasıdır. Bazen gün batımına karşı hiçbir şey söylemeden aynı manzaraya bakmaktır. Bazen de annemle paylaşılan bir kahvenin ilk yudumu…
İnsan çoğu zaman o anların içindeyken fark etmez; ama yıllar sonra geriye kalan şey büyük olaylar değil, bu küçük anların bıraktığı histir. Ve o his, insana hafiflik gibi siner.
Londra’da Isle of Wight’ın rüzgârına karışır bu hikâye; karşı kıyıya yürümek, suya cesaret etmek ve geri dönüşü yüzerek tamamlamak…
Riva’da Karadeniz’in hırçınlığında kendini yeniden bulur insan. Çocukluk anılarına döner; kano, dalgalar ve kıyıda bekleyen bir annenin sakin güveni…
İstanbul’da Üsküdar’dan Kuzguncuk’a yürürken hayat biraz yavaşlar. Kız Kulesi’nin sessizliği, Galata’nın uzak bakışı ve Boğaz’ın ışıklarla suya yazdığı hikâye…
Ve Kuzguncuk…
İsmet Baba’nın olduğu sahil, martılar, suyun üzerindeki sessizlik…
Kuzguncuk Caddesi’nde yürümek, küçük kafelerde oturmak, yıllara yayılan dostlukları aynı masada buluşturmak…
Orası sadece bir yer değil, bir hafifleme hâlidir.
Ankara’da ise her şey içe döner.
Eymir Gölü’nde düşünceler yavaşlar.
Bisikletin ritmiyle zihin sakinleşir.
“Eymir’de Nostalji” adını verdiğimiz kahvaltı yürüyüşü, aslında bir an değil, içimizde devam eden bir hatıradır.
Yelkenci Büfe’de göle karşı içilen kahve…
Orfoz Café’de manzaraya karşı paylaşılan bira ve patates…
Delta Café’de Türk kahvesi eşliğinde sessiz sohbetler…
Bunların hiçbiri sadece bir mola değildir; hayatın kendisine karışan küçük nefeslerdir.
Mogan ise daha dışa dönük bir karakter taşır.
Sevgi Adası, Gölbaşı ve sahil hattı…
TED Ankara Kolejliler Spor Kulübü 2. Şirketler Arası Kürek Ligi, takım olmanın, birlikte mücadele etmenin ve kazanmanın hikâyesidir.
Mogan Küçük Ada Büfe’de kahve ve kitap…
Bi’Hatıra Café’de tatlı, kahve ve sohbet…
Sahil boyunca semaver çayı eşliğinde doğum günleri…
Mogan, hayatın daha kalabalık ama daha paylaşan tarafıdır.
Ve tüm bu şehirler, tüm bu anlar, tüm bu küçük ve büyük hikâyeler Hıdırellez günü suya bırakılan dileklerle birlikte tek bir şeye dönüşür: yaşanmış hayatın kendisine.
Çünkü o gün suya karışan sadece dilekler değildir; yürüyen adımlar, içilen kahveler, bakılan manzaralar, kurulmuş cümleler de aynı akışa karışır.
Ve insan zamanla şunu öğrenir: su yalnızca dilekleri taşımaz, hayatı taşır.
Bu yüzden bu yıl dileklerimi suya bırakmadım. Çünkü bazı hayallerin yüzmeye değil, kök salmaya ihtiyacı vardı.
Bazıları suya karışır, bazıları zamana… ve en güzelleri fark edilmeden hayata dönüşür.