Cesaret ve kendi yolu
İnanmak ve Yürümek
Girlboss… İzlerken bir karakteri değil, bir hâli görüyorsun. Başrolde Sophia Amoruso var. Dağınık. Kurallara sığmayan. Ne yaptığını tam olarak bilmeyen… ama durmayan biri.
Girlboss…
İzlerken bir karakteri değil, bir hâli görüyorsun.
Başrolde Sophia Amoruso var.
Dağınık.
Kurallara sığmayan.
Ne yaptığını tam olarak bilmeyen… ama durmayan biri.
Düşüyor.
Kalkıyor.
Yine deniyor.
Planlı değil.
Mükemmel değil.
Ama gerçek.
Üstelik hikâye tamamen bir kurgu da değil.
Sophia Amoruso’nun kendi hayatını anlattığı otobiyografik kitabından ekrana taşınmış bir hikâye.
Ve bir noktadan sonra anlıyorsun:
Bu sadece onun hikâyesi değil.
Çünkü bazı hikâyeler ekranda kalmıyor.
Bir yerden sonra insanın kendi hayatına dokunuyor.
Bu hikâyede bende en çok üç şey kaldı:
Kendi yolunu çizmek.
Kimsenin sana tarif etmediği bir yolda yürümek.
Bazen yanlış, bazen eksik…
Ama kendine ait.
Başarısızlıktan korkmamak.
Düşmekten değil, hiç denememekten korkmak.
Çünkü bazen her düşüş, aslında başka bir yöne dönmenin başlangıcı.
Ve en önemlisi:
“Ben kimim?” diye sormak.
Sonra bir yerde fark ediyorsun ki bu soru bile yetmiyor.
Çünkü hayat ilerledikçe soru değişiyor.
“Ben kimim?” değil…
“Ben gerçekten ne istiyorum?”
İşte tam burada ekran kapanıyor.
Ama hikâye bitmiyor.
Çünkü gerçek hayatta devam ediyor.
Ve o hikâyelerden biri…
Benim.
Ben de aynı iniş çıkışları yaşıyorum.
Ben de bazen ne yaptığımı tam olarak bilmiyorum.
Ama içimde susturamadığım bir şey var:
İlerleme isteği.
Sonunu tam göremesem de yürümek istiyorum.
Ama bir yandan da yürüdüğüm yolun bir karşılığı olsun istiyorum.
Ve tam burada zihnimde tuhaf bir şey oluyor.
Sanki hayatım, Maslow’un piramidine dönüşüyor.
En altta…
Sessiz ama güçlü bir ihtiyaç:
Güvende olmak.
Bankada içimi rahatlatan bir denge.
“Ne olursa olsun, ayaktayım.” diyebilmek.
Bir üstte…
Kapısını kapattığımda
“Burası benim.”
dediğim bir ev.
Biraz daha yukarıda…
Hayatı kolaylaştıran,
sabahları “İyi ki…” dedirten bir konfor.
Sonra…
Yarım kalmayan tatiller.
Pasaportta çoğalan izler.
Yeni şehirler.
Yeni yollar.
Ve en tepede…
İçimden geçen o hafif gülümseme:
“Bu hayatı gerçekten ben mi kurdum?”
İnsan sormadan edemiyor:
Bu kadar hayal…
Bu kadar emek…
Bu kadar çaba…
Boşuna mı?
Cevap hâlâ net değil.
Ama his net:
Bu yol sadece varmak için değil.
Dönüşmek için.
Yine de insanım.
Emeğimin karşılığını görmek istiyorum.
Kurduklarımın gerçek olmasını istiyorum.
Hayal ettiklerimin bir gün hayatımın parçası olmasını istiyorum.
Belki de denge tam burada.
Hem yolda kalabilmek…
hem de o yolun sonunda bir şeylere dokunabilmek.
Çünkü belki de hayatın en büyük ödülü,
vardığın yer değildir.
Belki asıl mesele şudur:
O yolda kim olduğun.
Ve belki bir gün,
geriye dönüp baktığında
izlediğini sandığın hikâyenin aslında
kendi hikâyenin küçük bir provası olduğunu fark edersin.
Ben henüz yolun neresindeyim bilmiyorum.
Ama yürüyorum.
Belki şimdilik bilmem gereken tek şey de bu.