Dönüşüm ve iç dünya

Dönüşüm

Bazen insan, sırtını bir dağa yaslamış gibi hisseder. Arkasında onu taşıyan, görünmeyen bir güç vardır. Önündeyse yıllardır aşmaya, anlamaya, bazen de savaşmaya çalıştığı başka bir dağ…

Bazen insan, sırtını bir dağa yaslamış gibi hisseder. Arkasında onu taşıyan, görünmeyen bir güç vardır. Önündeyse yıllardır aşmaya, anlamaya, bazen de savaşmaya çalıştığı başka bir dağ durur. Bir gün fark eder ki, mesele o dağı yenmek değildir. Çünkü insanın gerçek gücü, karşısında duran engelde değil; arkasında hissettiği dayanaktadır. O dağ bazen ailedir, bazen dostlar, bazen hayata duyulan inanç… Ve insan ne zaman yorulsa, o güç sessizce fısıldar: “Buradayım.” Belki de en büyük dönüşümler, insanın en güçlü göründüğü zamanlarda değil; içten içe yorulduğu, sustuğu ve yıllardır taşıdığı yüklerin artık kendini göstermeye başladığı zamanlarda gerçekleşir. Çünkü bastırılan her duygu, bir gün kendine bir kapı arar. Söylenmemiş sözler, ertelenmiş hayaller, duyulmayan iç sesler… Ve bir noktada insan, onlardan kaçmak yerine onları dinlemeyi seçer. O zaman yaratıcılık yeniden uyanır. Kelimeler yeniden anlam kazanmaya başlar. İçeride uzun zamandır sessizce bekleyen bir hayat, kendine yer açar. Dönüşüm belki de tam burada başlar.

Her insan hayatının farklı dönemlerinde kendine bir niyet seçebilir. Bazen tutumlu olmayı, bazen tutarlı olmayı, bazen sabretmeyi… Bazen de sadece daha dingin yaşamayı. Fakat hayat, seçtiğimiz niyetleri sınamaktan vazgeçmez. Tam sakinleşmek isterken dünya hızlanabilir. Tam güvenmek isterken belirsizlik büyüyebilir. Tam yettiğini düşündüğün yerde, yetemediğini hissettiren bir duvar çıkabilir karşına. O duvar bazen görünmezdir. Bir cam tavan gibi… Oraya kadar çıkabilirsin ama daha yukarı geçemezsin. Varlığını bilirsin, sınırını hissedersin ama ne olduğunu tam olarak tarif edemezsin. Ta ki bir gün anlarsın: Bazı tavanlar dışarıda değil, içeridedir. Ve onları kıracak güç de dışarıdan gelmeyecektir.

İnsan kendini yeniden inşa etmeye başladığında, önce duygularıyla ilişkisini değiştirir. Onları susturmak yerine dinler. Yok saymak yerine anlamaya çalışır. Çünkü duygular bir yük değil, birer işarettir. Korku bazen durman gerektiğini, yorgunluk yavaşlaman gerektiğini, öfke sınırlarını yeniden çizmen gerektiğini, hüzün ise geride bıraktığın bir parçanı hatırlatır. İnsan kendini dinlemeye başladığında, mağduriyetin yerini sorumluluk almaya başlar. Ve bir süre sonra şunu fark eder: Kendini bulmak, aslında yeni bir insan olmak değildir. Belki de bütün mesele, yıllardır üzerini örten katmanların arasından kendi öz sesini yeniden duyabilmektir.

Çünkü insan çoğu zaman başka biri olmaya çalışırken kendinden uzaklaşır. Olması gereken kişi olmaya çalışır. Beklentilere yetişir. Roller üstlenir. Güçlü görünür. Uyum sağlar. Sessiz kalır. Ve bütün bunların arasında içindeki o küçük ses, uzun süre aynı şeyi fısıldar: “Beni duy.” Belki dönüşüm, o sesi ilk kez gerçekten duyduğun anda başlar. Sonra ses güçlenir. Ama sertleşmez. Aksine yumuşar. Çünkü insan kendine yaklaştıkça, kendisiyle savaşmayı bırakır.
Peki neden bazen bu yolculuk bu kadar uzun sürer? Çünkü insanın kendisiyle karşılaşabilmesi için bazen önce kendinden uzaklaşması gerekir. Öz’e ulaşmak, hayatın bütün yüklerinden sıyrılmak değildir. Tam tersine, her şeyin içinden geçerek sana ait olmayanları yavaş yavaş bırakmaktır. Ve belki de kendin olmayı seçmek, başkalarının seni tanıdığı yerde değil; senin kendini tanımaya başladığın yerde mümkün olur.

Sonra hayat yeniden kurulmaya başlar. Daha az gürültüyle. Daha az telaşla. Daha çok anlamla. İnsan kabuğunu kırarken aslında kendini parçalamaz. Kendine ait olmayanı bırakır. Ve sonunda geriye, uzun zamandır orada olan o sade, sessiz ve gerçek hâl kalır. Belki dönüşüm dediğimiz şey budur: Başka birine dönüşmek değil, zaten olduğun kişiye doğru yavaşça yaklaşmak.

Serap Çelikli · Ankara

Bu metin Serap Çelikli’nin özgün denemesidir.