Yeniden başlamak

Biraz Dağınık, Biraz Tam

Yanlış gezegende olduğumu sandığım her an, aslında kendime biraz daha yaklaşıyorum. Evren bazen insanı yanlış yere bırakır… ama hikâye hep doğru yerden başlar. Bir pazar sabahı mesela……

Yanlış gezegende olduğumu sandığım her an, aslında kendime biraz daha yaklaşıyorum.

Evren bazen insanı yanlış yere bırakır… ama hikâye hep doğru yerden başlar.

Bir pazar sabahı mesela…
Mutfakta küçük bir hikâye vardı.

İlk hamur…
fazla kaçan bir bardak unla
oyun hamuruna dönüşüverdi.

Bazen hayat da böyle değil mi?
Biraz fazla olan şey, dengeyi bozuyor.

İkinci deneme geldi sonra…
daha sakin, daha dikkatli, daha sabırlı.
Sanki içimdeki dağınıklık yavaşça toparlanıyordu.

Hayat, avuçlarımın arasında yeniden şekil buluyordu.

Ve o puf puf kabaran pişiler…
sıcacık, yumuşacık…
masaya gelen ve komşunun tabağına da konan küçük mutluluklar.

Bazen mutluluk sadece kendi evinde kalmıyor zaten…
kokusuyla bile yol buluyor başka sofralara.

Tıpkı iyileşmeye başlayan bir kalp gibi;
önce kendi içini ısıtıyor,
sonra etrafına ışık oluyor.

Ve belki de mesele şu:
aynı hamurdan yeniden başlamak…
aynı günün içinde yeniden dengeyi bulmak…
ve her seferinde biraz daha “oluyor” diyebilmek.

Çünkü bazı hikâyeler kusursuz olmuyor…
ama tam da bu yüzden gerçek oluyor.

O sabah, en sevdiğim şehirden gelen fincanlar vardı elimizde…
içlerinde karanfilli çay ve taze sıkılmış portakal suyu.

Pişi kahvaltısı yaparken Storm Boy (Fırtına Çocuğu) filmini izliyorduk.
Bir yandan puf puf pişiler,
bir yandan çayın sıcaklığı…
ve ekrandan yayılan o sessiz hikâye.

Hepsi aynı ana karışmıştı:
kahvaltı, film ve yavaşlayan zaman.

Ve o sahne…
Üç pelikan: Mr. Percival, Mr. Proud ve Mr. Ponder.
Sahilde… uçmayı öğrenmeye çalışıyorlardı.

En çok Mr. Percival’in o ilk cesaret edişi kalıyor akılda.
Çünkü bazen hayat tam olarak bu:
içinde düşünceler, gurur, bekleyiş…
ama asıl kırılma o küçük anda:
“Deneyeyim mi?”

Ve o an geçince…
uçmak başlıyor.

Sonra fincanın üzerindeki dünyaya bakıldı:
uçak, uçak bileti, taç, şezlong…
Brighton, deniz topu, dondurma, güneş…
martılar ve kırmızı telefon kulübesi…

“Bil bakalım hangi ülke?”

Ama asıl cevap haritada değildi.

Kızımın cevabı daha güzeldi:
“Hangi ülke olduğu önemli değil artık… biz gezmeye başlayalım.”

İşte o an anladım…
bazı yolculuklar vizeyle değil, niyetle başlıyor.
Haritalar sadece yön gösteriyor aslında…
asıl hareket içeriden başlıyor.

Bir bakışla, bir cümleyle, bir cesaretle.

Ve bazen insan fark ediyor:
gidilecek yer değil mesele…
yola çıkabilmek.

Sonra gerçek hayat yeniden kapıda bekliyor.
Yapılacaklar, yetişmesi gerekenler, günün içine dağılmış küçük ve büyük işler…
evin içinde dolaşan o tuhaf telaşsızlık hali…

Sanki yapılacaklar var ama zaman bağırmıyor,
ev dağınık ama acele etmiyor,
ben de arada kalmış bir ritimde onunla birlikte akıyorum.

Çünkü bazen mesele yapılacaklar listesi değil;
o listeye rağmen an’da kalabilmek.

İşler beklerken bile kendine küçük molalar verebilmek…
yazmak için “uygun zamanı” beklemek yerine
günün içinde küçük bir yazma molası yakalayabilmek…

Bazen de spor ayakkabılarını giyip dışarı çıkabilmek…

Ve aslında bütün bunlar…
hayatın tam ortasında olabilmekle ilgili.

Bir evi toplamaya başlamadan önce,
Tidying Up with Marie Kondo’daki gibi önce o alanı selamlamak…
“Burası bana ne hissettiriyor?” diye durup bakabilmek.

Hayatın içine serpiştirilmiş küçük molalarda
o anın içine bir neşe bırakmak…

Ritim değişiyor; günün sakin akışı ince bir rüzgârla yön değiştiriyor.

Ve günün ikinci yarısı kendini gösteriyor.

Tezgâh, odalar, çamaşırlar, yürüyüş…
ama hiçbir yere yetişemeyecekmiş gibi…

Arada kızımın geometri soruları,
bir odanın toparlanması,
çamaşırların katlanması,
kısa nefesler…

Hiçbiri tamamlanmış değil belki.
Ama hiçbir şey de eksik değil.

İçimde hep aynı cümle dolaşıyor:
“Evimiz çiçek gibi olsa keşke…”

Ütüler bekliyor.
Max’in banyosu ertelenmiş.
Bazı köşeler yarım…

Ve içimde iki ses var:
Biri acele ediyor: “bitir, sıradaki…”
Diğeri fısıldıyor: “biraz yavaşla…”

Belki de mesele hiçbir şeyi tamamlamak değildi.
Sadece hayatın içinden geçerken ona dokunabilmekti.

Çünkü hayat, tamamlanmak değil, devam etmektir.
Ve biz… aslında hep yeniden başlıyoruz.

Serap Çelikli · Ankara

Bu metin Serap Çelikli’nin özgün denemesidir.