Yavaşlık ve gündelik hayat
Hiçbir Şey Yapmamanın Tatlılığı
Sırtımda birkaç küçük dikişle eve dönmüştüm. Birkaç gün ağır kaldırmamak, fazla hareket etmemek, biraz daha yavaş davranmak gerekiyordu. Sonra dikişler iyileşecek, ben de kaldığım yerden…
Sırtımda birkaç küçük dikişle eve dönmüştüm. Birkaç gün ağır kaldırmamak, fazla hareket etmemek, biraz daha yavaş davranmak gerekiyordu. Sonra dikişler iyileşecek, ben de kaldığım yerden devam edecektim.
Hastaneden eve döndüğümde biraz uzanıp yorgunluğumu atmak istedim. Evimin sessizliği ve üzerimdeki hastane hâlinden sıyrılmak iyi geldi. Birkaç saat önceki koridorların, beklemelerin ve telaşın ardından evin tanıdık hâli insana iyi geliyor. Sanki dışarıda kalan dünyanın sesi biraz azalıyor.
Çayımı içerken dinlendim. Her günün koşturmasından sıyrılmıştım; bir yere yetişmiyor, bir sonraki işi düşünmüyordum. Uzun zamandır alışık olmadığım bu hâl önce biraz tuhaf geldi. Gündelik hayat böyle küçük molalara pek fırsat vermiyordu. Sonra bu hâlin tadını çıkarmaya başladım. Bir süre daha öylece kaldım, ardından kendime bir film seçtim: Eat, Pray, Love.
Julia Roberts’ın hikâyesi ilerlerken benim aklım da kendi hayatımın bazı duraklarına uğradı. Ne çok şey yaşanmış. Bazıları gerçekten zorlu geçmişti. Bazılarında hiç beklemediğim kadar güçlü durmuşum. Bazılarına ise bugün dönüp bakınca, “Buna da bu kadar kafa yormuşum,” diye düşünüyorum.
Zaman geçtikçe insan yaşadıklarının yanında, yaşanabilecek şeyleri de taşıdığını fark ediyor.
Bir şey olacak mı?
Ya olursa?
Ya düşündüğüm gibi gitmezse?
Daha ortada olmayan ihtimallere bile bugünden yer açıyoruz. Sonra onların ağırlığını yine biz taşıyoruz.
Geçmişte kaygının daha baskın olduğu dönemleri düşündüm. Gücümün çoğunu, henüz yaşanmamış şeyleri düşünerek harcamıştım.
Bunu fark edince, geçmişte neden bu kadar yorulduğumu daha iyi anladım. Yaşadıklarım kadar, onlar daha gelmeden zihnimde taşıdıklarım da beni yormuştu.
Film devam ederken bir cümle geçti:
“Hiçbir şey yapmamanın tatlılığı.”
Cümle aklımda kaldı. Çünkü o akşam bunun ne demek olduğunu biraz anladım. Normalde bir şey yaparken bile aklım başka bir yerdedir. Çay içerken telefona bakar, film izlerken yarın ne yapacağımı düşünürüm. Bu kez çay önümdeydi, film karşımdaki ekranda, ben de ikisinin arasında bir yere yerleşmiştim.
Bir süre sonra saatin kaç olduğunu merak etmedim. Telefonuma uzanmadım. Film bitince ne yapacağımı da düşünmedim. Sanki uzun zamandır ilk kez, bulunduğum anın benden başka bir şey istemediğini fark ettim.
Ben birkaç saatliğine yapılacaklar listemden çıkmıştım. Dünya ise buna hiç aldırmamıştı. Yetişmeyen hiçbir iş peşime düşmedi.
İyileşmek de biraz böyle. Bir süre dikkat ediyorsun, kendine zaman tanıyorsun. Günler geçiyor. Sonra fark etmeden yeniden eski hareketlerine dönüyorsun. Bir sabah dikişlerin iyileşmiş oluyor. Sen de günlük telaşına kaldığın yerden devam ediyorsun.
Ama o birkaç gün, hayatın senden daha azını istemesine izin vermiş oluyorsun.
Hayatı bırakmak değil; her anına yetişmeye çalışmamak. Bazen yürümek, bazen durmak ve bazı akşamların sadece akşam olarak kalmasına izin vermek.
O günlerde sırtımdaki küçük dikişler iyileşirken, ben de her şeyi düşünmek zorunda olmadığımı hatırladım. Her ihtimali önceden yaşamam gerekmiyordu. Bazı şeyler zamanı geldiğinde zaten kendini anlatıyordu.
Film bitmek üzereydi. Dışarıda akşam çoktan olmuştu. Ben bir süre daha oturdum. Hiçbir yere yetişmeden.
Ve nedense, uzun zamandır ilk kez, bu kadarı yeterli geldi.