An ve yavaşlık
Anın İçinde Sonsuzluk
Sabah, usulca açılan bir kapıydı. İçeriye acele değil, yavaşlık girdi. Gün, koşturulacak bir yer değil; içine yerleşilecek bir zaman gibiydi. Kahvaltı, bir başlangıç değil… günün ilk yumuşak…
Sabah, usulca açılan bir kapıydı.
İçeriye acele değil, yavaşlık girdi.
Gün, koşturulacak bir yer değil; içine yerleşilecek bir zaman gibiydi.
Kahvaltı, bir başlangıç değil… günün ilk yumuşak niyetiydi.
Ev yapımı poğaçalar ve karanfilli çay,
sessiz bir anlaşma gibi masaya bırakılmıştı.
Yarım kalan Inception,
aslında yarım bir film değil…
zihnin kendi içindeki yankısıydı.
Biz filmi tamamlamıyorduk.
Zihnimizin katmanlarında birlikte durmayı öğreniyorduk.
Zaman, burada düz bir çizgi değildi.
Bazen duruyor, bazen içimize doğru kıvrılıyordu.
Ve biz, o kıvrımın içinde kalmayı seçiyorduk.
Dışarı çıktığımızda şehir geride kalmadı.
Sadece başka bir anlam katmanına geçti.
Göl, dünyanın unuttuğu bir aynaydı.
Gökyüzü onun içinde yeniden doğuyordu.
Ağaçlar konuşmuyordu ama
yeşilin farklı tonlarında düşünüyordu.
Rüzgâr, sayfa çevirmeyi unutan bir kitap gibi
sessizce aramızdan geçti.
Yürümek, mesafe almak değildi.
İçeride bir kapı daha açılmaktı.
Her adım, biraz daha sessizliğe yaklaşmaktı.
Termostaki kahve, sıcak bir içecek değil…
zamanın içinden alınmış küçük bir an parçasıydı.
İçildikçe dünya uzaklaştı.
Biz kendimize yaklaştık.
Martılar gökyüzünün içinden düşen beyaz düşüncelerdi.
Her kanat çırpışı, yarım kalmış bir umudu tamamlamaya çalışıyordu.
Ördekler suyun hatırlama biçimiydi.
Göl, bir manzara değil…
insanın kendi içini izlediği sessiz bir varlıktı.
O beyaz köpek…
orada olan bir canlı değil,
orada olmanın bilgeliğiydi.
Sessiz geldi.
Sessiz kaldı.
Ve sessizlik, bazen en doğru selamdı.
Biz o gün yürüyen iki insan değildik.
Hayatın sadece “yetişilecek bir yer” olmadığını hatırlayan iki bilinçtik.
Ve ayrılırken zaman, kısa bir anlığına eğildi.
Ne adı vardı o anın, ne açıklaması.
Sadece hissi vardı.
Bazı anlar tanımlanamaz.
İnsanın içinde ömürlük yer edinirler.